Arapların Kahramanı Recep Tayyip Erdoğan

Yorum YazınızEylül 23rd, 2011 15:18

Arapların Kahramanı Recep Tayyip ErdoğanCezayirliler, Türkiye’yi, aylardır Arap ülkelerini etkileyen televizyonda yayımlanan pembe dizi kahramanları sayesinde tanıyordu. Şimdi eski Osmanlı İmparatorluğu’nun Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı izlemeye geçtiler.Aslında Arap devrimlerinin başlamasından bu yana, fırtınanın geçmesini bekleyerek derin bir sessizliğe gömülen, hatta tamamen bir kış uykusuna yatan Arap liderlerin aksine Türkiye, siyasi lideri sayesinde Arap dünyasındaki bu krizde her yerde görülmeye başladı. Tüm Arap yöneticiler, komşularında yaşananlarla ilgili değillermiş gibi görünerek neredeyse ölü taklidi yapıyorlardı. Üstelik Arap Baharının başlangıcından sonra, Araplar arası ziyaretler de oldukça seyrekleşti. Çok kötü durumda olan iç politikalarından dolayı yaşanan, bu hiç düşünmedikleri ayaklanmalar karşısında şaşkınlık yaşadılar. Halklar uyanırken, halkın iradesine karşı tarihin yazılmasına boyun eğmekten başka hiçbir şey yapılamaz. Türkiye ise son yıllarda gücünü ustaca bir biçimde gösterdi ve Arap meselelerinde öncü rol oynama kapasitesini kanıtladı. Neredeyse tüm Arap halkları, Türkiye’ye hayranlıkla bakıyorlar. Türkiye, devam eden eylemleri ve yoğun diplomatik faaliyetleriyle önüne geçilmez bir hâle geldi. Erdoğan, Arap ihtilalleri konusunda olduğu gibi özellikle Filistin meselesi ve İsrail ile ilişkileri konusunda da açıkça konuşabilmesi, halkının meşruiyetinden ileri gelen güvenilirliğini oldukça belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Eğer Türkiye, bu canlılığa kavuştuysa bu, yöneticilerinin seçimlerle gelmesi ve kendilerini seçen çoğunluğun arkalarında olduğunu bilmelerindendir. Vatandaşlar seçimler yoluyla güvendikleri kişilerin yanında olduklarında, liderleri de uluslar arası partnerleri önünde güçlü durabiliyor. Türkiye sadece siyasi bir güç değil, ekonomik, bilimsel ve kültürel alanda da bir model. Erdoğan’ı Arap ülkelerine bağlayan güçlü hissiyat, birkaç yıl öncesine dayanıyor. Üçüncü kez iktidarda ve bu son değil. İktidara geldiğinde, Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra, İslam ile modernliği, laikliği de zekâsıyla ve pragmatizmiyle birleştirmeyi başararak, uzun süre ülkeyi yönetecek biri olduğundan şüphe edilmiyordu. Yine de hiç kimse, ülkesinin ekonomisini yoluna koyacağını beklemiyordu. Erdoğan, yıllardır süren karmaşadan ülkesini çıkardı, huzur ve barış getirdi. Şüphesiz hiç kimse mükemmel değildir ve ülkesinde her şey tam olarak iyi olmaz ve diğer ülkeler gibi sayısız sorunla mücadele etmek gerekir. Ülke içindeki engeller, dış planda parlamasına engel olmadı. Cesurca tavırlarından dolayı bugün bu kişiyi tanıyoruz. Her şey İsviçre’de, Davos’ta, her yıl düzenlenen uluslararası ekonomi forumu sırasında başladı. Olay, 2009’un ocak sonunda cereyan etti. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ve dönemin Arap Birliği Başkanı Amr Musa’nın da bulunduğu bir tartışma sırasında. O gün, 12 dakikalık konuşmasından sonra moderatör İganatus David tarafından Erdoğan’ın sözü kesildi ve konuşmasına devam etmesine izin verilmedi. Halbuki İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e, sözlerini savunması için ayrılan süre, Erdoğan’a tanınan sürenin iki katından fazlaydı. Günah keçisi olarak gösterilen Erdoğan, o günkü muhatabına yüksek sesle şöyle dedikten sonra oturumu aniden terk etmişti: “Filistinliler İsrail ile aynı silahlara sahip mi? Toplu imha silahlarına sahip mi? Elbette ki hayır! İsrailliler UNRWA’yı, okulları ve camileri bombaladı.” Ertesi gün ülkesine dönerken büyük bir kalabalık tarafından Filistin davasının gerçek kahramanı olarak karşılandı. Hâlbuki Gazze’yi savunma konusunda çok katı olması gereken Amr Musa, koltuğuna mıhlanmıştı, zira Erdoğan gibi gerekli özgürlüğe ve haklılığa sahip değildi. Kahramanımızın ikinci çıkışı ise, Filistin yanlısı militanların gemilerinden oluşan ve Gazze istikametine giden filonun Gazze ablukasını kırma girişiminde bulunduğu sırada, İsrail komandolarının operasyonuyla saldırıya uğradığı 31 Mayıs 2010’daki hadise sırasında meydana geldi. Gazze halkına gönderilmek üzere sekiz kargo içeren ve yaklaşık 700 yolcu, insani yardım ve inşaat malzemesi taşıyan “Özgür Gazze” filosuna karşı yapılan askeri müdahale sonucunda dokuz Türk öldü. Uluslararası toplum tarafından büyük ölçüde kınanan bu eylem, Türkiye’nin, İsrail büyükelçisini ülkesine göndererek ve askeri anlaşmaları askıya alarak misilleme yapmasına yol açtı. 2 Eylül 2011’de güçlülerin emri altındaki BM, İsrail’in uyguladığı deniz ablukasını meşru sayarak ve dolayısıyla filoya müdahaleyi ve “meşru savunma” amaçlı güç kullanımını doğru bularak, soruşturma komisyonunun raporunu kamuoyu önünde açıkladı. Bu, Erdoğan için bardağı taşıran son damla oldu, zira konuyu "Uluslar arası Adalet Divanı"na taşıyan Erdoğan, ablukayı hâlâ kanunsuz olarak görüyor. Siyaseten hâlâ çözülemeyen bu davada -Erdoğan vasıtasıyla- Türkiye’nin, sonuna kadar ilkeleri üzerine gitme takıntısını fark ediyoruz. Üçüncü hadise ise, -her ne kadar bazıları bu ülkeyi Arap Birliği üyesi olarak kabul etmese de, evet! Bu ülke, Birliğin tam üyesi- Somali’ye yapılan yardım. Somalilere yardım toplamak için Türkiye geçtiğimiz ağustos ayında "İslam İşbirliği Teşkilatı"nın bir toplantısına ev sahipliği yaptı. Gerekli miktar 2,4 milyar olarak düşünülse de, konferansta yalnızca 500 milyon dolar toplandı. Sonuçta, 57 ülkenin söz verdiği 350 milyon haricinde Türkiye, 150 milyon vererek çok dürüst bir çaba sarf etti. Erdoğan, ülkesinin cebine elini atmakla yetinmedi, aynı zamanda Ramazan ayının ortasında 19 Ağustos Cuma günü kızı, eşi, Dışişleri Bakanı ve yakınları, Başbakan Yardımcısı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Sağlık Bakanı ve iktidardaki partinin genel başkan yardımcısı eşliğinde, yoksul halka insani yardım ve manevi destek vermek için Somali’nin başkentine gitti. Bu fakir Arap ülkesinin en az 20 yıldır Afrikalı olmayan bir liderin tek bir ziyaretini görmediğini hatırlatmak gerekir. Erdoğan, Mogadişu’daki büyükelçiliğini en yakın zamanda yeniden açma sözü verdi, oysaki hepsi Afrika kıtasından olmak üzere bu zavallı ülkede yalnızca 5 diplomatik temsilcilik var. Çok yönlü bu hareket, genel olarak bütün dünyanın, özellikle de Arap halklarını kendine çekmeye başlayan Türkiye’nin stratejisini, büyüklüğünü ve tutkusunu çok iyi gösteriyor. Erdoğan’ın son hadisesi ise, 19 Aralık 2010’dan bu yana Arap dünyasını alt üst etmeye başlayan Arap devrimleridir. Ulus olarak siyasi alanda olduğu kadar jeostratejik ve tarihi alanda da ağırlığını koymaya başlayan Türkiye, bölgede meydana gelen olaylarda büyük bir rol oynuyor. Erdoğan’ın, Sarkozy-Cameron ikilisiyle geçen hafta giriştiği yarış-kovalamaca ve son aylarda önemli değişiklikler kaydeden iki ülkeye yaptığı görkemli gezi, Türkiye için, Akdeniz çevresinde, batılılara göre çevresindeki ülkelerle hassas şekilde farklı işbirlikleri geliştirmek için daha fazla menfaatlerinin olduğu, özellikle güney yakasında olup bitenler karşısında hareketsiz kalmadığının gözle görülebilir bir işareti. Recep Tayyip Erdoğan, devrim sonrası Mısır’da olağanüstü bir kişi olarak karşılandı ve burada, Arap Birliğinde çok alkışlanan bir konuşma yaptı. Bu konuşma, o denli ses getirdi ki, bir Fransız dergisi, 13 Eylül 2011 tarihli başlığını şu şekilde attı: “Türkiye, Arap dünyasında ne umabilir?”, başka bir deyişle: “Bu adamın burada ne işi var?” veya “Burnumuzu nereye soksak peşimizi bırakmıyor, hep orada”. Yunanistan, İspanya, İrlanda ve İtalya’nın eşi görülmemiş ekonomik kriz yaşadığı bir sırada, Arap ülkelerin zenginliklerinden pay almak isteyen ve tek taraflı olarak fayda sağlamayı arzulayan batılıların tasarladıklarının kesin bir şekilde rahatsız ettiğini görüyoruz. Gelecek günler, az gelişmiş ülkelerin ihtiyaç duyduğu teknolojiyi ve gerekli yardımı götürmediğinden ve güney ülkeleri henüz bütün doğal kaynaklarına dokunmadığından, yer altı kaynaklarını gizlice işletmeye devam eden Batı’nın gizli yüzünü yine ortaya çıkaracaktır. Arap ülkeleri siyasi, entelektüel, bilimsel ve kültürel olarak bağımsız olmadığı sürece, tüyler ürpertici politikalarımız yüzünden hâlihazırda bu yeni sömürgeler karşısında kendimizi savunmada yetersiz kalıyoruz. Bu ülkeleri örnek almadığımızdan, Türkiye ve diğer ülkeleri beğenmekle yetiniyoruz. Bunlar, bizim oynamamız gereken rolleri oynuyor. Yeni sömürgeciler için korkuluk olarak görülüyorlar. Ancak yanlışa düşmeyelim, bağımsızlaşma ve gelişme şartlarımız somutlaştığında yalnızca kendi kendimizi savunabiliriz. Kaynak: Le Quotidien d’Oran

Paylaş :
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • HelloTxt
  • MySpace
  • RSS
  • Technorati
  • Twitter
(oy)
Loading ... Loading ...

Yorum - comments

Henüz yorum yapılmamışBu konu hakkında bir şeyler yazmak istermisiniz..?

Please note: Use of a non-personal web site or blog in the field and/or comments that are off-topic, personal attacks, or support requests will likely be removed at my discretion.

Lütfen dikkat: Konu dışı yorumlar, blog reklamı, link kasma, kişisel saldırı içeren cümleler ve/veya destek içeren konuları yayınlamak yada silmek benim insiyatifimdedir.

:-P :idea: :-| :!: :mrgreen: :) :evil: :cry: :arrow: :-? 8-O :oops: :( :twisted: :-x :lol: :-o :-D :roll: :?: :wink: 8) more »