Author Archive

Neo Nazilerin Katlettiği, Enver Şimşek in Kızı Konuştu

Aralık 20th, 2011 20:07

Neo Nazilerin Katlettiği, Enver Şimşek'in Kızı KonuştuÇiçekçi dükkanı işleten Enver Şimşek 2000 yılında Zwickau’lu Neonaziler tarafından vurulmuştu. Cinayete kurban giden Enver Şimşek’in kızı Semiya Şimşek, babasından yıllarca kuşku duyulduğunu ifade ediyor.Almanya’nın Süddeutsche Zeitung adlı haber portalının haberidir.Enver Şimşek 2000 yılında ırkçı Neonazi örgütünün katlettiği ilk kurbanlardan biri. Nürrnberg’te bir çiçekçi dükkânı işleten 39 yaşındaki Şimşek, Almanya’da yabancı oldukları için öldürülen insanlardan. Enver Şimşek’in kızı, cinayet sonrasında ailenin defalarca polise ifade vermek zorunda kaldığını belirtiyor. Alman polisinin Enver Şimşek cinayeti sonrasında Bayan Şimşek’i şüpheli olarak sorguladığı biliniyor. Hatta bu nedenle Bayan Şimşek’in ailesi ile cinayete kurban giden Enver Şimşek’in ailesinin ilişkileri bozulmuştu. Alman polisi, ırkçı Neonazi terör örgütünün işlediği cinayetler sonrasında çok yönlü soruşturmalarını ve tahkikatlarını yürütmüştür. Ancak dikkati çeken husus, Alman güvenlik birimlerinin hiçbir şekilde ırkçı oluşumlardan şüphelenmemiş olmasıdır. Bu cinayetler sonrasında Alman polisi cinayete kurban gidenlerin birtakım mafya oluşumları ile ilişki içinde olabileceklerini iddia etmişti. Hatta Alman polisi cinayete kurban giden Enver Şimşek’in eşini, sarışın bir kadının fotoğrafını gösterip "Bu kadın, eşinizin birlikte olduğu kadın. Eşinizin bu kadından çocukları var." şeklinde bir iddiayla muhatap olmak zorunda bırakmıştı. Semiya Şimşek, babasının öldürülmesiyle ilgili soruşturmalarda ailesinin Türk olması sebebiyle Alman polisi tarafından ayrımcılığa maruz kaldığını vurguluyor. Alman ,polisi Şimşek’in ailesini daima bir şeyleri saklamakla suçlamış. Fakat gerçek şu ki Şimşek ailesinin, cinayetle ilgili söyleyebileceği bir şey zaten yoktu. Cinayetin aydınlanması sonrasında Semiya Şimşek ve ailesine birçok kesim ilgi göstermeye başlıyor. Cinayet mağdurlarının aileleri Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff tarafından kabul edildi ve son olarak Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu aileleri ziyaret etti. Semiya Şimşek, bütün bu olanlardan sonra polise ve devlete güveninin kalmadığını belirtiyor ve birkaç yıllığına da olsa Türkiye’ye gitmek istediğini söylüyor. Bunun yanı sıra Semiya Şimşek mahkemede babasının katili Beate Zschaepe’nin gözlerinin içine bakmak ve katillere şu soruyu yöneltmek istiyor: "Neden bu cinayeti işlediniz"?BYEGM’den alıntı yapılmıştır…Kaynak: Süddeutsche Zeitung

Türkiye de Hızlı Büyümeyle Enflasyon da Artıyor

Aralık 20th, 2011 20:07

Türkiye'de Hızlı Büyümeyle Enflasyon da ArtıyorTürkiye Merkez Bankası Başkanı, dün, enflasyonun bir numaralı sorunları olduğunu belirtirken ekonomik verilerin Türk ekonomisinin yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 8,2 oranında büyüdüğünü ortaya çıkarması, ekonomistlerin beklentilerini geride bıraktı ve Avrasya’nın yükselen kaplanı olduğuna ilişkin şöhretini pekiştirdi.ABD’nin The Wall Street Journal adlı haber portalının haberidir.Dün açıklanan resmî rakamlar geçen yılın aynı dönemiyle karşılaştırıldığında piyasaların yüzde 6,6 oranındaki büyüme tahminlerini çarpıcı bir şekilde geride bırakarak ikinci çeyrekteki yüzde 8,8’lik büyümeyi takip etti. Türk ekonomisindeki hızlı büyüme, Ankara’nın Orta Doğu ve Avrupa’daki birçok komşusunun siyasi çalkantılar ve ekonomik kurtarma paketleriyle mücadele ettiği bir dönemde geldi. Türkiye Merkez Bankası, ağustos ayında Avrupa Birliği’ndeki ekonomik çalkantılara ilişkin endişelere atıfta bulunarak ana faiz oranlarında indirime gitmişti. Banka, o dönemden bu yana aşırı kredi büyümesiyle mücadele edebilmek için diğer faiz oranlarını yükseltti. Bankanın, Türk lirasının ABD doları karşısında yüzde 30 oranında değer kaybetmesinin yol açtığı ve son aylarda keskin bir şekilde yükselen enflasyona ilişkin tutumu, küresel ekonomik görüntünün kötüleştiği endişeleri arasında büyümeyi desteklemek için faiz oranlarını düşürme girişimlerinde bulunan gelişmekte olan birçok pazarın tutumuyla ters düşüyor. Ekonomik büyüme rakamlarının yayımlanmasının ardından Londra’da gazetecilere konuşan Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, kasım ayı itibarıyla son bir buçuk yılın en hızlı artışını göstererek yıllık yüzde 9,5 oranına ulaşan enflasyonun, Türk ekonomisinin “Bir numaralı sorunu” olduğunu ve Ankara’nın “gerektiğinde” politikaları daha da sıkılaştırabileceğini belirtti. Başçı, aynı zamanda, ticari bankaların gecelik faiz oranlarının iki kat artırılarak yüzde 12,5’e çıkarılmasına ilişkin Bankanın kasım ayındaki kararının, baskıyla mücadele etmek için yeterli olduğunu belirtti. Türk CNBC-e kanalının haberine göre Başbakan Yardımcısı ve ekonomiden sorumlu en üst düzey hükûmet üyesi Ali Babacan, 2011 yılındaki ekonomik büyümeye ilişkin verilerin hükûmetin yüzde 7,5 olan tahminlerinin üzerinde gerçekleşeceğini gösterdiğini ve Türkiye ekonomisinin "2012 yılında dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri" arasında olacağını söyledi. ,Ekonomistler bazı finans kuruluşlarının, Türkiye’nin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH)’sına ilişkin tahminlerini yükseltmesine neden olan büyüme hızı karşısında yaşadıkları şaşkınlık konusunda hemfikirken birçoğu, verilerin Türkiye’nin büyüme hızına mı yoksa ekonomideki dengesizliklere mi vurgu yaptığı konusunda farklı görüşler taşıyor. Merkezi İstanbul’da bulunan BGC Partners firması başekonomisti Özgür Altuğ, "Türk ekonomisi durdurulamıyor. Daha da önemlisi, yılın her çeyreğinde dönemsel olarak belirlenen büyümenin üçüncü çeyrekte yüzde 1,7 olması, küçük bir büyüme bekleyen bizim için olduğu kadar, muhtemelen piyasadaki diğer oyuncular için de bir sürpriz oldu." dedi. İskoçya Kraliyet Bankası, verilerin Türkiye’nin "Asya türü büyüme dinamiklerini" göstermeyi sürdürdüğünü söylerken bu yıl, gayrisafi yurt içi hâsılanın yüzde 10’u civarında olması beklenen cari açıkta önemli bir iyileşme olduğu yönünde az kanıt bulunduğunu vurguladı. Öte yandan bazı ekonomistler, üçüncü çeyrekte geciken yeni büyüme rakamlarının Merkez Bankasının faiz koridorunu ve likiditeyi genişleterek politikalarını sıkılaştırma yönünde aldığı önlemlerin etkilerini yansıtmadığı uyarısında bulundular. Capital Economics firmasının araştırma notunda ise "Bugünkü veriler, tahminlerden güçlü olsa da (yılın) takip eden çeyreklerinde verilerin kötüleşme olasılığı var. Veriler, ekim sonundan bu yana sıkılaşan para politikalarının etkilerini henüz yansıtmıyor. Bu durum bankalar arası faizleri yükseltti ve muhtemelen kredi erişimini kısıtlayarak iç talebi daha da zayıflatacak." denildi.BYEGM’den alıntı yapılmıştır…Kaynak: The Wall Street Journal

Türkiye nin AB Üyeliğinde Son Durum

Aralık 20th, 2011 20:07

Türkiye'nin AB Üyeliğinde Son DurumAvrupa’nın kurucuları, nefret ve güvensizlik kültürünün aşılması için ortak çıkarlar ve bakış açıları belirlemek zorunda oldukları konusunda ikna oldular. Belçika’nın EU Observer adlı haber portalının haberidir.Bu süreçte, dinî inanç veya laik kültürel nosyonlara ve değerlere atıfta bulunmadılar. Ne coğrafi ne de felsefi olarak kültürel ve dinî bağlar üyelik kriterinin bir parçası durumundadır ve hiçbir zaman Avrupa tarihinin bir parçası da olmamıştır. AB Anlaşması’nın 2. maddesinde belirlenen Avrupa değerlerine uyan ve bunları güçlendirmeye bağlı olan her Avrupa ülkesi, Anlaşmanın 49. maddesi uyarınca AB üyesi olabilir. Bu anlamda, Avrupa’nın değerlerini kucaklayan ve ortak çıkarları destekleyen ülkelerin üyeliği, başka bir düşünceye veya kritere tabi olmamalıdır. Genişleme her şeyden önce, Kıta’daki herkesin yararına barış ve istikrarı pekiştirmeyi amaçlayan siyasi bir hedeftir. Ayrıca Avrupa değerlerinin sınırlarını genişletmenin bir aracıdır. Genişlemeyle AB, sadece coğrafi olarak değil siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal olarak da genişlemektedir. Genişleme doğrudan AB’nin küresel bir güç olarak ortaya çıkmasına hizmet eden bir mekanizmadır. Çabaları derinleştirmeye ve genişletmeye harcanan 50 yıldan sonra AB’nin "iddialı küresel bir aktör" mü yoksa "Asya Kıtası’nda ilgisiz bir Batılı yarımada" mı olacağına karar verme vakti gelmiştir. Tüm bunlar dikkate alındığında ve ön yargılarla iç politika bir yana bırakıldığında, ortaya çıkan manzara, Avrupa’nın Türkiye’nin üyeliğinden çıkarının, Türkiye’nin Birliğe katılmaktaki çıkarından daha az olmadığını gözler önüne serecektir. Ekonomik bir bakış açısından, bu katılımın avantajları dikkate şayandır ve birkaç sözle özetlenebilir: "Yasal uyum, yeni pazarlar, ticari fırsatlar ve yatırım ihtimali." Ekonomik iklimi ve dünya ekonomisinin mimarisini değiştiren ekonomik kriz de Türkiye’nin katılımının AB için kayda değer ekonomik fırsatlar sunduğunu gösteriyor. Dünya Bankası istatistikleri, Türkiye’nin dünyanın en büyük 16. ve Avrupa’nın en büyük 6. ekonomisi olduğunu gösteriyor. OECD’ye göre Türkiye’nin gelecek dönemde OECD ve Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi ve 2017 yılına kadar 2. en hızlı büyüyen ülke olması bekleniyor. Türkiye ayrıca dünyada ekonomik iyileşme için gereken itici gücü sağlaması beklenen ülkelerden biri. Bugün Türkiye, AB’nin 7. en büyük ticaret ortağı ve AB ise Türkiye’nin başlıca ticaret ortağıdır. Türkiye ayrıca katılımından çok önce AB ile Gümrük Birliği oluşturan tek ülkedir. Fırsat Penceresi BM’ye göre Türkiye 21. yüzyılın ortasına kadar sürmesi beklenen bir "demografik fırsat penceresi" dönemine girdi. Genç, iyi eğitimli ve son derece kalifiye iş gücü, AB’nin yaşlanan nüfusundan kaynaklanan yapısal eksikliklerine çare olabilir. Geniş ve büyüyen iç piyasası, olgun ve dinamik özel sektörü, bölgedeki öncü rolü, liberal ve güvenli yatırım ortamı, yüksek kalite ve uygun maliyetli iş gücü tedariki, gelişmiş altyapısı ve kurumsallaşmış ekonomisi sayesinde Türkiye, AB’ye hatırı sayılır ekonomik kazanımlar getirecektir. Hızla büyüyen ekonomisiyle Türkiye, AB bütçesine yük olacağına dair bütün endişeleri dindirmektedir. Tam tersine Türkiye, AB’nin Asya ve Amerika’da yükselen piyasalar karşısında rekabetçi bir avantaj elde etmesine yardımcı olacaktır. Muhtelif uzmanlarca söylendiği üzere Türkiye’nin üye olması ayrıca AB değerlerinin dışarıda desteklenmesine de önemli bir katkı sağlayacaktır. Türkiye gündem belirleyici ve karar verici rolüyle, Avrupa Konseyi, OECD, AGİT ve NATO gibi pek çok uluslararası örgütün üyesi ve bazılarının kurucu üyesidir. Bu örgütler içinde Türkiye, herkesin yararına demokrasi, istikrar, dayanışma ve refahı desteklemeye çalışmaktadır. G-20 üyeliği de uluslararası arenada oynayabileceği jeostratejik rolü göstermektedir. Dahası, dünyanın enerji kaynaklarının yüzde 70′i Türkiye’nin güneyinde ve doğusunda yer alırken dünyanın en büyük enerji tüketicisi Avrupa, Türkiye’nin batısında bulunmaktadır. Türkiye’nin merkezî coğrafi konumu AB’ye enerji tedarikinin güvenliği ve sürdürülebilirliği açısından da çok önemlidir ve bu neredeyse her ekonomik faaliyet için olmazsa olmaz bir koşuldur. Konumu, Türkiye’yi, AB’nin önemli stratejik bir müttefiki yapmaktadır. Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Güney Akdeniz ile yakın tarihî bağları ve yakın zamandaki deneyimleri, bu önemli ve hassas bölgelere yönelik AB politikalarının şekillendirilmesine olumlu katkılarda bulunmak için Türkiye’ye gereken değerleri sağlamaktadır. Ortak Kader Eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın dediği gibi "Avrupa Birliği ve Türkiye ortak bir kaderi paylaşmaktadır." Bu ortak kaderi teyit ederek Doğu ile Batı arasında diyaloğun mümkün olduğunu ve İslam ile diyaloğun sadece kurulabilir değil aynı zamanda kârlı ve kazançlı olduğunu kanıtlamayı amaçlıyoruz. Avrupa 15-20 milyon Müslüman’ı kendi vatandaşı saymıyor mu? Ortak kaderimiz dünyada barışı destekleme konusundaki ortak kaygımızda da aşikâr. Türkiye bir ülkenin toplumunu, ekonomisini, siyasetini dönüştürme ve güçlü ve demokratik bir bölgesel aktör hâline gelme ihtimalini simgeliyor. Başbakan Erdoğan tarafından demokratik ve laik bir ülke olarak tanımlanan Türkiye, birkaç Güney Akdeniz ülkesi tarafından demokratik dönüşüm için giderek daha fazla ilham kaynağı olarak görülüyor. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık, belli dinlere ve kimliklere karşı ön yargıların artması bugün insanlığı pek çok açıdan tehdit ediyor. AB üyesi olarak Türkiye, zengin tarihî ve kültürel mirası, Batılı ve Doğulu kültürler arasında köprü olma, coğrafi konumundan kaynaklanan çok yönlü kimliğiyle AB’yi Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’ya yakınlaştıracaktır. Türkiye’nin jeostratejik konumu, AB vatandaşları ve dünyanın tamamı için daha güvenli ve istikrarlı bir ortam yaratılmasına yardımcı olma imkânı tanımaktadır. Türkiye’nin AB üyeliği, Birliğe küresel bir güç olma arzusu için avantaj sağlayacaktır. Ancak Türkiye’nin 1999 yılında Avrupa Konseyi tarafından oy birliğiyle aday olarak kabul edilmesinden beri katılım müzakerelerinin yavaşlığı hayal kırıklığı yaratmaktadır. Yarattığı hüsran AB’nin güvenilirliğini tehdit etmektedir. Stratejik ve vizyon sahibi bir liderlik sergilemenin zamanı gelmiştir. 2001 yılından beri Türkiye’nin demokrasisi önemli değişiklikler geçirmiştir. Parlamentodan son on yılda yüzlerce yasa ve mevzuat geçmiştir. Bu değişiklikler insan onuru, sosyal adalet, özgürlük ve demokrasi adına yapılmaktadır. AB, bu çabaları teşvik etmeli, sözünden caymamalıdır. Çeşitlilik İçinde Birlik Avrupa ideali, yeni bir dinamizm ve sinerji yaratmak için Avrupa ülkelerinin farklılıklarını bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Avrupa Birliği’nin düsturu ve gerçek ideali -ve belki başlıca zorluğu- "çeşitlilik içinde birliği" gerçek kılmaktır. Şayet Avrupa ülkeleri gerçekten "çeşitlilik içinde birleşirse" Türkiye’nin katılımı tehdit değil sadece daha güçlü, daha müreffeh ve daha muktedir bir Avrupa taahhüdü olarak görülebilir. Hedeflerine ulaşmak için AB, güvenilirliğini muhafaza etmek zorundadır. Savunduğu değerlere uymalı ve ona göre davranmalıdır. Aynı anlayışla AB katılıma bağlı olduğunu ve her bir aday ülkeyi ve ilerlemesini kendi değerine göre ve üyelik kriterini karşılamasına göre değerlendirdiğini göstermelidir. Güvenilir, rasyonel ve muktedir bir AB, Türkiye ile katılım müzakerelerini ele alışını yeniden değerlendirmeli ve küresel politikadaki önemi ve ağırlığı sürekli artan bu aday ülkeye karşı sağlam ama adil bir yaklaşım benimsemelidir. Böyle bir yaklaşım AB’nin birleşik bir Avrupa’nın geleceğini ve dünyanın geleceğini şekillendirmek için bir vizyona sahip olduğunu göstermesine yardımcı olacaktır. Türkiye’nin AB’ye pek çok önemli alanda katkısı ancak aktif ve güvenilir bir katılım süreciyle tamamen etkin olacaktır. Harekete Geçme Zamanı AB-Türkiye Ortak Komisyonu Başkanı Helene Flautre’nin işaret ettiği üzere, AB tarafından alınan kararların mevcut müzakere sürecinin güvenilirliğini ve ciddiyetini gösterme zamanı gelmiştir. Bu yaklaşım, bir kazan kazan durumu olacaktır. Taraflar arasındaki güven yeniden tesis edilmeli ve halkta uyandırılan umutlar fiiliyata geçirilmelidir. Önümüzdeki yıllar entegrasyonu gerçek kılmalıdır.BYEGM’den alıntı yapılmıştır…

Masumlar Bombalandıkça Barış Sağlanamaz

Aralık 20th, 2011 20:07

Masumlar Bombalandıkça Barış SağlanamazBM’ye bağlı Medeniyetler ittifakı konferansının Katar’ın başkenti Doha’daki dördüncü yıllık forumunda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının odağında, Orta Doğu’da barışın tesisinin gerekliliği vardı.İngiltere’nin El Kuds El Arabi adlı haber portalının haberidir.Pazar günü video konferans aracılığıyla yaptığı konuşmasında Erdoğan, Orta Doğu’da barışın tesisi ve bölgedeki müzmin sorunların, bütün dünyada barış hâkim olana kadar süratle çözülmesi çağrısında bulundu. Erdoğan konuşmasında, “Orta Doğu’da devlet terörü sürdüğü, barış çabaları sabote edildiği, masum çocuklar bombalandığı, masum insanlar açık hava cezaevlerinde hapsedildiği müddetçe ve ayrıca bölgede halkına ateş açan diktatörler var oldukça biz bu dünyada barışın hâkim olduğunu göremeyeceğiz.” dedi. Katar Haber Ajansı, Erdoğan’ın Filistin Devleti’nin UNESCO’ya üyeliği sebebiyle ABD’nin aldığı karardan ötürü üzüntü duyduğunu ve Medeniyetler İttifakı’nı destekleyen bütün ülkelere de UNESCO’nun hiçbir ekonomik güçlük olmaksızın çalışmalarını yürütebilecek kadar örgüte yardım yapılması çağrısında bulunduğunu bildirdi. Erdoğan’ın sağlık sebebiyle katılımını iptal ettiği Medeniyetler İttifakı Konferansı, Batı dünyası ile İslam alemi arasındaki anlayışı iyileştirmeyi amaçlıyor. Erdoğan konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı: “Sizleri İstanbul’dan sevgiyle selamlıyorum. Bu önemli foruma katılmak üzere Doha’da aranızda olmak isterdim. Ancak iki hafta önce geçirdiğim ameliyat sonrasındaki sağlık durumum buna engel oldu. Ben de dünyada refah ve huzur dolu bir gelecek için ortaya konan çabalarınızda sizin yanınızdayım.” BYEGM’den alıntı yapılmıştır…Kaynak: El Kuds El Arabi

AK Parti li Haluk Özdalga dan Sarkozy ye Yanıt

Aralık 20th, 2011 20:07

AK Parti'li Haluk Özdalga'dan Sarkozy'ye YanıtHaluk Özdalga: Bu saygısız ve küstahça bir tutum.AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığı yönündeki açıklamalarına sert çıkarak Türkiye’nin ne yapması gerektiğini belirleyecek olanın Sarkozy olmadığını söyledi. Özdalga "Bu saygısız ve küstahça bir tutum" değerlendirmesinde bulundu.Sarkozy’nin Türkiye’nin AB üyeliği yerine Doğu ile Batı arasında köprü rolü oynaması gerektiği ve Avrupa’ya ait olmadığı açıklamalarına AK Parti Ankara Milletvekili Haluk Özdalga sert tepki gösterdi. Konuyla ilgili yazılı bir açıklama yapan Özdalga "Herşeyden önce Türkiye’nin ne yapması gerektiğini belirlemek Sarkozy’nin işi değil. Bu saygısız ve küstahça bir tutum" dedi. Özdalga açıklamasında şu ifadelere yer verdi:"Asıl Avrupa değerlerini temsil etmeyen, Avrupa uygarlığının ana gövdesine ait olmayan, Sarkozy’nin taşıdığı zihniyet. Çünkü Sarkozy yabancı düşmanlığını, farklı olana karşı husumeti ve dışlayıcılığı temsil ediyor. Daha önce de Avrupa’ya Sarkozy gibi pek çok popülist siyasetçi geldi. Ama Avrupa’nın kadim değerleri ve ana gövdesi karşısında, Sarkozy gibiler sonuçta hep etkisiz kaldı. Gelecek yıl Mayıs ayında yapılacak Başkanlık seçimleri için Sarkozy, büyük puan farkıyla geriden geliyor. Şimdi AB’nin yaşadığı ekonomik krizin başlıca sorumlusu Sarkozy gibi liderler. Geçtiğimiz hafta sonunda alınan zirve kararları da yeterli görünmüyor. Önümüzdeki günlerde Fransa’nın kredi notu düşebilir ve kriz bu ülkeye sıçrayabilir. O taktirde Sarkozy büyük ihtimalle sadece seçimleri kaybetmeyecek, ağır bir hezimete de uğrayacak. Uzatmaları oynayan Sarkozy, yabancı düşmanlığı duygularını sömürerek kendini kurtarmaya çalışıyor."

Türkler AB Konusunda Endişelenmiyor

Aralık 20th, 2011 20:07

Türkler AB Konusunda Endişelenmiyorİstanbul’dan Mathew Campbell, bir zamanlar AB’ye dahil olma konusunda hevesli olan Türkiye’nin, bölgesel bir güç olma amacıyla artık Avrupa’dan uzaklaştığını yazıyor. İngiltere’nin The Sunday Times adlı haber portalının haberidir.Kibar, kusursuz şekilde İngilizce konuşan, operaya ilgi duyan önde gelen bir Türk işadamı olan Cem Kozlu’nun aykırı birisi olduğu söylenemez. 65 yaşındaki Kozlu, cesur ve yıkıcı bir fikri öne sürüyor. Bu, Avrupa Birliğinin kaybettiği anlamına geliyor. Kozlu konuyla ilgili şöyle diyor: "Geçen 9 sene boyunca Türkiye daha Doğulu, daha Asyalı bir ülke haline gelmiştir. (…) Avrupa üyeliği bizim geleceğimizi ve varlığımızı sürdürmemiz için elzem mi? Bunun böyle olduğuna inanmıyorum." AB yıllardır Türkiye’ye, Birliğe girebilmesi için yapması gereken değişiklikler konusunda uyarıda bulundu ancak artık Türk yetkililer Avrupa’ya ders vermeye başladılar. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan konuyla ilgili şöyle diyor: "Avrupalı ülkeler sorunlarını çözmelidirler. (…) Reform yapmaları gerekir." Kamuoyunun AB üyeliği konusundaki fikri de değişti. Üyeliğe verilen destek altı yıl içerisinde yüzde 73′ten yüzde 38′e geriledi. Bunun yerine Türkler Doğulu kökenlerini yeniden keşfediyor. İnsanlar eski dönem bir fotoğraf stüdyosunda Osmanlı sultanları ve paşalarının kostümlerini giyerek hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. 2002’de iktidara gelen karizmatik Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Osmanlı modeline özenir görünüyor. Bazıları Erdoğan’ın 14 ile 18. yüzyıllar arasında Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın büyük kısmını işgal eden Müslüman Türk imparatorluğunu yeniden diriltmek istediğinden şüpheleniyor. Ne düşünüyorsa düşünsün iki hafta önce geçirdiği, medyada “midesiyle ilgili bir laparoskopi ameliyatı” olarak tanımlanan operasyondan sonra temposunu yavaşlatması gerekebilir. Erdoğan’ın oldukça dolu bir gündemi var. Türkiye’deki dönüşümle yetinmeyip dünyayı da değiştirmek istiyor gibi görünüyor. Bu yılın başında büyük farkla üçüncü kez başbakan seçildiği gün, “İnanın bugün İstanbul kadar, Saray Bosna kazanmıştır, İzmir kadar Beyrut kazanmıştır, Ankara kadar Şam kazanmıştır.” ifadelerini kullanmıştı. Irak savaşı ve Arap Baharı bölgede Erdoğan’ın doldurmak ister göründüğü bir iktidar boşluğu yarattı. Giderek güçlenen dış politikası, Türkiye’den Gazze’ye ulaşmaya çalışan bir gemiye düzenlenen komando baskını yüzünden İsrail ile ilişkilerin dondurulmasını ve Suriye rejimine desteğe son verip protestoculardan yana olmayı da kapsıyor. İsrail, Türkiye’nin bölgedeki İslamcı partileri bir çatı altında toplayacak bir ağ kurarak, Batı’yı tehdit edebileceğinden şüpheleniyor. Ancak Erdoğan’ın bir rock yıldızı gibi karşılandığı Mısır’a verdiği tavsiye, Müslüman Kardeşlerin hoşuna gitmedi. Erdoğan, Mısır’a Türkiye’nin laik devlet yapısını örnek almasını önerdi. Tahran’ı kızdırarak, Türkiye-İran sınırı yakınına, NATO’nun füze kalkanı sistemini kurmasına da izin verdi. Erdoğan, 1960-1997 arası dönemde seçimle başa gelen hükûmetlere dört kez darbe yapan Türkiye’nin generallerine sivil denetim getirdi. Ancak partisinin demokrasiye bağlılığının inandırıcı olması için çok bir şey yapmadı. Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı olmadığını düşünmekte haksız olduğunu savunan Aktar, “Özgüven sağlıklı bir şeydir ama aşırı güven değil.” diye belirtiyor. Geçtiğimiz günlerde “Avrupa’ya Hayır Diyebilen Türkiye” adlı bir kitap yayımlayan Kozlu, AB üyeliğinin yıllar önce Türkiye için yararlı olabileceğini ama şimdi durumun farklı olduğunu söylüyor. “Avrupa’nın paylaşacak bir ekonomik gücü kalmadı; Asya ekonomik örnek olarak daha çok umut vadediyor.” diyen Kozlu sözlerini, “Cumhurbaşkanı Sarkozy nasıl olur da Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını söyler. Biz 500 yıldır Avrupa’dayız.” diye sürdürüyor. Tarihte yaşananların Türkler üzerindeki etkisi ne kadar güçlü olsa da ülke bir “neo-Osmanlı” imparatorluğu kurmaya çalışmıyor. Kozlu, “Türkiye sadece hatırı sayılır bir ticaret ülkesi olmak istiyor.” diye belirtiyor. BYEGM’den alıntı yapılmıştır…Kaynak: The Sunday Times

Kültürler Arasında Sıkışmak

Aralık 20th, 2011 20:07

Kültürler Arasında SıkışmakAvusturya’daki pek çok Türk göçmen kadın, geldikleri ülkedeki dar Ataerkil kültür kalıbına sıkıştırıldığı ve batılı toplum tarafından hor görüldüğü için depresyona giriyor. Innsbrucklu psikologlar, etkili terapi imkanlarını araştırıyorlar.Avusturya’da yaşayan yaklaşık 250 bin Türk kökenli göçmenin büyük kısmı, birbirinden çok farklı iki kültür arasındaki gerilimli alanda yaşıyor. Bu durumun ortaya çıkardığı sorunlar da siyasetçileri sürekli meşgul ediyor. Buna karşılık Türk göçmen kadınlarının içinde bulunduğu sıkıntılı durumun neredeyse hiç farkına varılmıyor. Bu kadınlar kendilerini sürekli ümitsiz bir durumda hissediyorlar. Bir taraftan kadınlara genelde kendi davranış biçimini belirleme hakkını çok az veren bir kültür onları kısıtlarken, diğer taraftan ise işte tam da bu yaşam tarzından dolayı Batılı toplum tarafından hor görülüyorlar. Ailesinden gördüğü kültürel baskı ve çoğunluk toplumundaki yabancı düşmanlığı, bu kadınların çoğunu depresyona sokuyor ve buna bağlı olarak fiziksel semptomlara yol açıyor. Kadınların utandıkları için sadece nadiren psikolojik yardım almalarından dolayı, bu hastalıklar genellikle tedavi edilmiyor. Peki bu geniş hasta grubuna nasıl yardım edilebilir? Innsbrucklu Psikoloji Doçenti ve Psikoterapist Walter Renner, “İyi tecrübeler edindiğimiz ve Çeçenli mülteci kadınlarda da uyguladığımız, kültürlere göre kendi kendine yardım etme grupları işe yarayabilir.” dedi. Bu şekilde daha önceden yapılan bir araştırmada, Çeçenli mülteci kadınların korku hali, depresyonları ve travma sonrası yaşadıkları stres, bu terapi yöntemiyle net şekilde azaltılabilmiş. Kendi Kendine Yardım Etme Terapisi Bilim Fonu FWF’nin finanse ettiği bir proje çerçevesinde, sürekli depresyon geçiren toplam 66 göçmen Türk kadınından oluşan ve başında danışman bir rehberin bulunduğu bir kendi kendine yardım etme grubu kuruldu. Grup yöneticisi olarak bu tedaviye göre eğitilen ve yönlendirilen, seçilmiş Türk kökenli üniversite öğrencileri görev yaptı. Buna paralel olarak üzerinde araştırmalar yapılan depresif kadınlar, grup halinde bilişsel bir davranış terapisine tâbi tutuldu. Araştırmacılar bu iki metodun bu iki özel hasta grubu üzerindeki etkisini ölçmek ve kıyaslayabilmek için söz konusu müdahalenin öncesinde ve sonrasında ve ayrıca terapi bittikten bir ay ve altı ay sonra yaptıkları anketler sayesinde depresif, genel klinik ve travma sonrası semptomları ölçebildiler. Buna ilaveten toplantı ve yönlendirme protokolleri ve katılımcı kadınlarla yapılan mülakatlar analiz edildi. Renner, “Beklentilerimizin aksine depresif yahut diğer semptomları, ne kendi kendine yardım etme ne de davranış terapisi grupları azalttı.” diyor. Hattâ davranış terapisi grubundaki toplantıların sona ermesinden sonra, semptomlar belirgin şekilde kötüleşmiş. Yalnızca az sayıdaki genç kadında ve araştırmaya katılan, çok sayıda travma geçirmiş ve Avusturya’da uzun süredir ikamet eden kadınların bir kısmında gerçekten bir iyileşme kaydedildi. Yine de katılımcı kadınların çoğu, kişisel olarak grup toplantılarının gayet destekleyici olduğunu ve günlük yaşantılarında da kullanabilecekleri sorun çözme stratejileri öğrendiklerini söyledi. Peki ama aynı kendi kendine yardım etme metodu, Çeçen kadın grubunda çok başarılı olurken, nasıl Türk göçmen kadınlarında semptomların iyileşmemesine ve sadece kişisel bir rahatlamaya yol açabiliyor? Renner bu soruyu, “Bu araştırmanın vardığı temel sonuç, kültürel açıdan hassas olan müdahaleleri tavsiye ederken, genelleme yapmamak gerektiği şeklindedir.” diyerek yanıtlıyor. “Farklı etnik grupları ve hatta mültecileri, kaçak göçmenleri ve göçmen işçileri de birbirinden ayırt etmek gerekiyor.” diye konuşan Renner, yaşın ve kendi geleceğini şekillendirebilme imkânının dahi bir rol oynadığını belirtiyor. Çeçen kadınların ortalama daha genç olduğunu ve daha ziyade, önlerinde açık bir gelecek olduğunu düşündüklerini ama Türk göçmen kadınlarındaki ortalama yaşın yaklaşık 43 olduğunu kaydeden Renner, “Ayrıca Türk göçmen kadınları, kendi geleceklerini şekillendirmeye yönelik hareket alanlarının çok daha dar olduğunu düşünüyordu.” dedi. Roller Belirlenmiş Psikoterapist Renner, test edilen her iki müdahale denemesinin başarısızlığına sebep olarak, kadın göçmenlerin ataerkil aile yapısında geleneksel rollerin adeta belirlenmiş olmasına ve hayatın şekillendirilmesinde fazlaca bir katkısına izin verilmemesini gösteriyor. Renner, “Hem kendi kendine yardım etme gruplarında hem de grup düzeyindeki davranış terapisinde, tipik ‘Batı’ tarzı müdahale biçiminde, yüksek ölçüde mümkünse kendi davranış biçimini belirleme yetisi beklenir.” diyor. Öyleyse bu hastalar “tedavi edilemez” olarak mı nitelenecek? “Kesinlikle hayır.” diyor Renner ve ekliyor: “Tecrübelerimize dayanarak kısa süreli müdahale denemelerinde, hastaların kültürel köklerine ve özel ihtiyaçlarına vâkıf, Türk kökenli terapistler vasıtasıyla uzun vadeli psikoterapi tavsiye ediyoruz”.Kaynak: Der Standard

Türkiye Aşırı Büyümeden Kaygı Duymalı

Aralık 20th, 2011 20:06

Türkiye Aşırı Büyümeden Kaygı DuymalıAnkara’nın aşırı büyümenin riskleri konusunda kaygı duyması gerekir.İngiltere’nin Financial Times adlı haber portalının haberidir.Fazlasıyla hızlı büyüme diye bir şey var mı? Bu soru Avrupa Birliği ülkelerinin çoğu için anlamsız ancak bu ülkelerin komşusu Türkiye açısından haklı bir endişe. 2011 yılının üçüncü çeyreğinde Türkiye ekonomisi, piyasa beklentilerini aşarak yıllık yüzde 8,2 oranında büyüdü. Başbakan Erdoğan, görevde olduğu süre içinde kişi başına düşen geliri dolar bazında üç katına çıkarmanın haklı gururunu yaşıyor. İngiltere Başbakanı Cameron, hızlı büyümesi, çeşitlendirilmiş ekonomisi ve istikrarlı bankacılık sektörüyle Türkiye’yi Avrupa’nın BRIC’i olarak tanımlıyor. Ancak resmî kaynakların böbürlenmeleri ile dışarıdaki uzmanların akla daha yatkın değerlendirmeleri arasındaki fark giderek büyüyor. Türkiye şu anda mutlak veriler ışığında dünyada en büyük ikinci cari hesap açığına sahip ülke. Doğrudan yabancı yatırımla finanse edilen bölümü çok küçük olduğu için, mali şok riski de hâlâ çok ciddi. Enflasyonun yüzde 10’a yaklaştığı dikkate alındığında ekonominin aşırı ısınmakta olduğu yönünde hakiki kaygılar var. 2011 belli bir irtifada seyredilen bir yıldı ancak 2012 yılı sert bir inişe sahne olabilir. Ankara ile Avro Bölgesi arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa’ya ihracatının Avrupa’nın şu anki sorunlarından etkileneceği anlamına geliyor. İç talep de yavaşlıyor. Hükûmet gelecek yılki tahmini ekonomik büyümeyi yüzde 4 olarak açıklarken, bağımsız tahminler bu rakamın daha düşük olacağını gösteriyor. Bu durum yine de Türkiye’nin geçmişte yaşadığı ani ekonomik yükseliş ve düşüş döngülerinden daha iyi olacaktır. Ancak ekonomi yönetiminde, özellikle de Ankara’nın alışılmadık para politikalarında aksaklıkların mevcut olduğunu da teyit edecektir. Türkiye Merkez Bankasının faiz oranlarını istediği gibi belirlemesi, şeffaflık ve tahmin edilebilirlikten yoksun. Bunun yerine “benchmark” oranını artırmak daha tercih edilebilir olurdu. Seçim zaferinden altı ay sonra Başbakan Erdoğan’ın ülkenin ekonomik patlamasını dizginlemek için siyasi manevra alanı mevcut. Erdoğan, ülkenin yeni elde ettiği refahın kalıcı olmasını ancak istikrarsızlık riskini azaltarak sağlayabilir.BYEGM’den alıntı yapılmıştır…Kaynak: Financial Times

İran, Türkiye yi Sakinleştirmeye Çalışıyor

Aralık 20th, 2011 20:06

İran, Türkiye'yi Sakinleştirmeye Çalışıyorİran Dışişleri Bakanı, İranlı siyasetçi ve ordu mensupları tarafından Türkiye’ye yönelik olarak dile getirilen, İran’a saldırılması durumunda Türk füze savunma sistemlerinin vurulacağına dair tehditlerin resmi politikayı temsil etmediğini söyledi.İngiltere’nin REUTERS adlı haber portalının haberidir.Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler, Suriye’deki isyanlar ve Türkiye’nin NATO füze kalkanı sistemine katılması nedeniyle kötü bir sınavdan geçiyor. İran radar sistemini, İsrail’i korumayı amaçlayan bir ABD hilesi olarak görüyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından twitter üzerinden yapılan bir açıklamada, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, İranlı mevkidaşını telefonla arayarak, İran’a saldırılması hâlinde Türkiye’nin hedef alınacağına yönelik tehditlerle ilgili duyulan rahatsızlığı ilettiği belirtildi. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi Anadolu Ajansına, “Sorumsuzca ve bilinçsizce açıklama yapanlara gereken uyarıda bulunduk.” dedi. Salihi, “İran İslam Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye resmî bakışı, derin kardeşlik ve dostluk esasına dayalıdır.” dedi. Milletvekili Hüseyin İbrahimi geçtiğimiz hafta İran’ın, kendisine saldırılması durumunda Türkiye’yi hedef alabileceğini söyledi. Dışişleri Bakanlığının twitter’daki açıklamasında Salihi’nin Davutoğlu’na, böyle bir açıklamanın “kişisel bir görüşü yansıttığı ve hükûmetin tutumu doğrultusunda” olmadığını söylediği belirtildi. Salihi Davutoğlu’na, İran’ın dış politikasıyla ilgili resmî açıklamaların yalnızca Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı tarafından yapılabileceğini, diğerlerinin ise sadece şahsi görüşler olduğunu söyledi. Salihi, yalnızca Türkiye ile yaşanan gerilimle ilgili değil, aynı zamanda İran’ın iktidardaki muhafazakâr elitleri içindeki politik ayrılıklarıyla ilgili meseleleri de sakinleştirmek zorunda kalıyor. Uğursuz Hamaney’in yakın danışmanları, Türkiye’nin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından şekillendirilen laik ve İslami demokrasi modelini ve Erdoğan’ın Tahran’ın bölgesel müttefiki Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a sırt çevirmesini sert bir şekilde eleştiriyorlar. Diğer nüfuzlu kişiler de Ankara’yı eleştirmeye devam ediyor. Ferhang-i Aşti gazetesinde Menfaat Konseyi üyesi Hassan Ruhani’nin, “Türkiye Suriye konusunda ve muhalefeti desteklemede sınırı aşıyor.” dediği belirtildi. Üst düzey bir din adamı, “Uğursuz Amerika, İsrail ve Arap ülkeleri, Suriye’yle ilgili planları olanlarla birlik oldu ve Türk devlet adamları yangına körükle gidiyor.” dedi.BYEGM’den alıntı yapılmıştır…Kaynak: REUTERS

NYT den Netanyahu yu Zora Sokacak İddia!

Aralık 20th, 2011 20:06

NYT'den Netanyahu'yu Zora Sokacak İddia!ABD’nin muteber gazetelerinden The New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman bugünkü köşe yazısında ilginç bir iddia ortaya attı. Friedman, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu Amerikan Kongresi’nde karşılayan coşkun alkışların İsrail Lobisi tarafından satın alındığını iddia etti. İsrail Başbakanı, Temsilciler Meclisi hem de Senato üyelerine ortak hitabeti sırasında 29 defa ayakta alkışlanmıştı.Kendisi de Yahudi asıllı olan Friedman, mevcut İsrail hükümetini yerden yere vurduğu makalesinde, "İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bu yıl Kongre’de aldığı ayakta alkışların takip ettiği siyaset yüzünden olmadığını biliyordur, umarım. O alkış İsrail Lobisi tarafından satın alındı ve parası yine Lobi tarafından ödendi." dedi.Netanyahu’nun Kongre’de değil asıl Wisconsin Üniversitesi gibi sivil bir yerde konuşması gerektiğine işaret eden Friedman, böyle bir durumda bir çok öğrencinin konuşmayı boykot edeceğini, Yahudi talebelerin de ortalıkta görünmeyeceğini iddia etti.Netanyahu, 24 Mayıs’ta ABD Kongresi’nin hem Temsilciler Meclisi hem de Senato üyelerine ortak hitabeti sırasında 29 defa ayakta alkışlanmıştı. Barak Obama ise ABD başkanlarının her yıl Ocak ayında geleneksel olarak yaptıkları Birlik’in Durumu konuşmasında ise 25 defa ayakta alkışlanmıştı. Hem Senato hem de Temsilciler Meclisi üyelerinin yaklaşan seçimlerde kuvvetli Yahudi Lobisi’nin desteğini almak için alkışta adeta yarıştığını yazan dönemin ABD gazeteleri, Kongre üyelerinin ayakta alkışlarından oturamadıklarını ve Netanyahu’yu neredeyse ayakta dinlediklerini yazmıştı.